"Wounded Breath" albümü Culture Catch dergisi tarafindan "2009 SENESININ EN IYI ALBUMLERI" listesine dahil edildi.


Roll dergi Mayıs 2007
Değiştirilmiş Gerçeklikler 

Gitar virtüözlüğünden, elektronik müzik besteciliğine, prodüktörlükten akademisyenliğe kadar müziğin çeşitli alanlarında çalışmaları bulunan Erdem Helvacıoğlu, Türkiye’de yaşayıp dünyanın değişik coğrafyalarındaki meslektaşlarıyla çalışan bir müzisyen. Bir müzisyen için koşullar çok elverişli olmasa da, özgürleştiriciliğine inandığı “buralardan”  müzik yapmaya devam edeceğini söyleyen Helvacıoğlu, dünyadaki birçok elektronik müzik festivallerinde yer alan ve uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan ilk ve tek Türkiyeli... Helvacıoğlu’nun Amerika’da yayımlanan  son albümü “Altered Realities” Nisan ayında Türkiye’ye geldi. Soyutlama anlayışına oldukça ihtiyaç hissettiğimiz şu günlerde, kendisiyle müziğin tahayyül gücümüzü geliştirmeye, gerçekleri başka bir bakış açısıyla yorumlamaya nasıl yardımcı olabileceği üzerine sohbet ettik.    

- Müziğin birçok cephesiyle birden ilgileniyorsunuz, bestecilik, prodüktörlük, akademi ve katılınan birçok festivaller ve kazanılan ödüller... Nasıl gelişti bu süreç? 

Müziğe 11 yaşında klasik ve akustik gitar çalarak başladım. Önceleri rock ağırlıklı işler yapmama rağmen, klasik müzik ve cazla da ilgilenmeye devam ediyordum. Daha sonra, üniversitede endüstri mühendisliği okurken yeni sesler aramaya yöneldim. Bunun üzerine 1999 ve 2000 senelerinde, ilk synthesizer’ımı aldım ve bilgisayar programlarıyla haşır neşir olmaya başladım. Aynı yıllarda Fasulye filminin müziğini yaptım. 2001 yılında bestecilik dalında Türkiye’de aldığım ilk ödülü, İtalya’da çok prestijli bir müzik yarışması olan Luigi Russolo’dan ve çeşitli uluslararası yarışmalardan aldığım ödüller takip etti. Son olarak, 2006’da Cannes’a davet edilen Berke Baş’ın Poyraz filminin müziğiyle, Brezilya’da düzenlenen Mostramundo Film Festivali’nde “en iyi orijinal film müziği” ödülünü kazandım. Bu arada, Rashit’inki de olmak üzere bazı çalışmaların prodüktörlüğünü yaptım. Bu arada işin akademik yanını da bırakmadım, mezun olduktan sonra   İTÜ'nün Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nde (MİAM) mastırımı tamamladım, halen aynı bölümde doktora öğrencisiyim. Bu arada, Amerika’da çeşitli üniversitelerde seminerler verdim. Albümler de çıktı elbette bu süreçte, 2003’te Chicago’da Locust Music tarafından A Walk Through the Bazaar albümü yayımlandı. Birçok toplama albümüm, Avusturya, Amerika ve Hollanda’da yayımlandı. Son olarak, 2006’da New York’lu plak şirketi New Albion tarafından Altered Realities albümüm çıkartıldı. Bu albüm, Nisan'da Türkiye’ye geldi. Gitar virtüözlüğü, bestecilik, prodüktörlük, ses tasarımcılığı, akademi hepsi bir arada oldu... Çok çalıştım, bağlantı kurmaktan hiç çekinmedim ama, şansımın da yaver gittiğini kabul etmeliyim. 

- Gitar virtüözlüğünden elektronik müziğe geçmiş birisiniz, müzikte neye ihtiyaç duydunuz ki böyle bir geçiş yaptınız ve bunlar albümlerinize nasıl yansıdı? 

Zaman içinde gitar tek başına yeni ses ve tınılar yaratmakta yeterli olmamaya başladı. Virtüözlük çok zevkli ancak, insanın yaratıcılığını sınırlıyor. Heyecanlı olan yeni bir şeyler yaratabilmek. Elektronik müzik buna imkan tanıyor, bu çok net. Önce düşünsel yaratıcılığını kuruyorsun, sonra müzik bunu takip ediyor. Albümlerim de bu yaratıcılığın değişik deneysel özelliklerini taşıyor. Mesela A Walk Through the Bazaar albümüm dış ses kaydı ve onun manipülasyonu üzerine kuruluyken, Altered Realities’de gitar ve “live electronics” (canlı ses işleme) alanında ne yapılabilir üzerine konsantre oldum. Dünyada gitar ve live electronics’in nasıl kullanıldığını araştırdım uzunca bir müddet. Beğenip beğenmediğim işleri ayırdım. Sonra bu alanda yeni neler yapılabileceğini düşündüm. Kısaca, yeni albüme başlamadan önce kafamda albümün konseptini, içeriğini ve diğer çalışmalardan nasıl farklı kılınabileceğini ve elbette neler hissettiğimi belirliyorum. Hangi programları kullanabileceğimi düşünüyorum. Bu üretim süreci, senaryo yazar gibi kağıt üzerinde gerçekleştirilen bir süreç. Böylece aklımdaki ana fikir oturmuş oluyor. Sonrasında, anafikir doğrultusunda yavaş yavaş ilerliyorum. Hem teknolojik, hem felsefik, hem içerik olarak hepsini belirlemek gerekiyor. Bunlardan herhangi biri açıkta kalırsa olmaz. 

- Bazı müzikler bizi hayatımızın bir yerlerine götürür. Özellikle film veya belgesel müziklerinin izleyicilerin duygusal kurgusunu belirlediğini düşünüyorum. Bu bağlamda, duygularımızı etkileyen ana temalar hangi coğrafyalarda nasıl belirleniyor? Kısaca, işin ideolojik yanıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? 

Ülke ülke duygu dili değişse de, sizin bahsettiğinzi ortak belirleyici müzik dili bugün pop müzikte var. Şu anda güç, en çok Anglo Saksonlar’da, Amerika ve İngiltere ekseninde. Onlar isteyerek ve bunu kulanarak da belli müzikleri, kültürleri ve belli anlatımları empoze ediyorlar. Bunları yaymak gibi bir güçleri var. Salt güç ilişkisi bağlamında bakıldığında gayet doğal gibi duruyor bu durum, ancak her şeyi etkiliyor, çünkü onlar başarı formatını belirlemiş oluyorlar. Başarı formatı diye birşey olunca da ister istemez, o format doğrultusunda çalışmak gibi bir problematik ortaya çıkıyor. Ama onlar gibi yapsanız bile onlardan kabul görmeniz çok zor. Sony Music New York'a gidip bir pop müzik anlaşması yapmak çok zor ve aslında gerek de yok. Fakat, bize dayatılan başarı formülasyonu bu.

- Peki bu güç ilişkisi içinde besteciler ne kadar bağımsız kalabilir sizce? 

Bu durum stüdyosuna göre değişir. Aynı filmi büyük bir stüdyonun, mesela MGM’in, Sony Pictures’in bestecileri, New York’dakinden farklı duygularla yaratabilirler. Ama, gene de pazarın ana akımına hitap eden stüdyolar filmlerinde, duyguları olabildiğince yoğunlaştırarak vermeye çalışıyorlar. Önceden konuştuğumuz gibi pop müzik, bu kültürü pazarlamanın en ideal yollarından biri. Medyanın mantığı bu. Burada akıllı davranmak tüketiciye düşüyor. Stüdyolar sunuyor, onların hedefi para kazanmak. Tüketici kendini ne kadar iyi besleyip, ne kadar akıllı davranırsa beğenmediği bölümleri söyleyebilir. Ama bu da özverili bir çalışma gerektirir. 

- İlgi ve üretim alanı bu kadar geniş bir sanatçı olarak kendinizi nerede konumluyorsunuz? 

Başımdan geçen bir hikayeyi aktarayım size... “allmusic.com” diye bir müzik sitesi var. Orada dünyada albüm yayınlayan sanatçıların biyografileri yer alıyor. İnternette rastladım, ismim ve Altered Realities albümüm görünüyor, ama “World Music” klasmanında. Bu klasmanda yer almasının çelişkisi üzerine biraz düşünmeye başlayalım. Albüm doğrudan New York’da bir müzik şirketi tarafından  yayımladı. Geleneksel enstrümanlarla gerçekleştirilen bir çalışma değil. Yani, etnik, geleneksel bir müzik olarak algılanmasını gerektirecek bir şey yok. Bir de, New York’da bile benim albüm dünya müziği klasmanında değil ki, klasik ve elektronik müzik klasmanında; çünkü plak şirketim ağırlıklı olarak çağdaş klasik müzik ve elektronik müzik çalışmalarını yayımlıyor. Albümün, allmusic.com’da world music olarak tanımlanması sadece benim ismimden, kimliğimden geliyor. Benim ismim John Wilson olsaydı, albümüm World Music kategorisinde olmayacaktı. Bu konu kafamı oldukça kurcalıyor. Kimliğin, yaptığın işin önüne geçiyor. İşin garip tarafı benim onların, kategoriyi belirleyenlerinki gibi bir problemim yok. Arjantin’e de Meksika’ya da gidiyorum, gittiğimde karşılaştığım sanatçıların ismi Rodrigo da olabilir, Jose de. İsim benim için hiç önemli değil. Gittiğimde o insanların yaptıklarını ve kültürlerini ne kadar yansıtıp yansıtmadıkları gibi konulara iyi niyetle bakarım. Yani orasını World Music olarak tanımlamak bana o anlamda çok yanlı geliyor. Bu bakış, “biz” ve “diğerleri” fikrinden geliyor. Bu oryantalist bir bakış. Benim çalışmamı içeriğine bakmadan bugün, World Music olarak tanımlayanlar, Koreli’yi, Çinli’yi ve Meksikalı’yı da  müziğinin içeriğine ve albüm şirketine bakmadan dünya müziği sınıfına sokuyor. Sanatçı istediği kadar etnik olmayan, farklı, işler yapsın, ‘Batı’dakilerden, yani ötekileşmemişlerden daha iyi olsun, fark etmiyor. Onun klasmanı hep aynı. Tüm bu tanımlamalar ve sınıflandırmalar, “siz orada durun, kendi aranızda oynayın ve biz burda onları satalım, pazarlayalım; ama sizi de öteki olarak tutalım.” demek. 

- Müzik-güç ilişkisi bu coğrafyanın müziklerini, mesela halk türkülerini, nasıl etkiledi sizce?
 
Bu tip müzikler hem popüler müzik gibi yayılamadığı için, hem de çeşitli baskılar sonucu, kanımca en çok kendi cemaatleri içinde hayat buluyor ve bazıları varlıklarını sürdürebiliyor. Toplumda yaygın olarak bilinmeyen veya İstanbul’da hiç bilmediğimiz ufak plak şirketleri var. Bazıları sadece kaset basıyor, mesela Diyarbakır veya Antep’e gittiğim zaman rastladığım kasetçiler var. Öyle bir yapı var, onlar ana medya mecralarında yer almıyor. 100bin, 500bin satıyor, kendi içinde sirkülasyonu devam ediyor. Halk müziği hiçbir zaman bitmez ama, önemli olan onların güç ilişkileri içinde doğal haliyle, manipülasyon ve baskıya maruz kalmadan devam edebilmesi. Küreselleşmenin veya egemen yapının getirdiği tek tipleştirme içinde farklı olanlar, izin verildikleri sürece direnip, ana akım içinde kendilerini yeni bir şekilde üretiyorlar. Tabi bu sefer eskisi gibi var olmuş olmuyorlar. Bazı şeyler maalesef desteklenmediği zaman, bunları yok etmeye başlıyorsun. Yeni kuşak onun için bir heyecan duymuyorsa, veya yasaklı olduğu için hiç bilmiyorsa onu, veya medyada gördüğü pop müziğin etkisiyle kendi kültürüyle ilgili öğeleri yok ediyorsa, zaten bu müzik türleri için yapacak maalesef bir şey yok. Bu müziklerle ilgilenenler azaldıkça, yeni yorumlar akıllarda ve belki de sadece arşivlerde kalacaklar. Diğer yandan, önemli olan başka bir nokta da bu müzikleri veya enstrümanları kullanarak yapılan çalışmalardaki yeniliğe açık olunması, bu müziklerin öğeleriyle modernist veya farklı birşey yapanların da destekleniyor olması. Çünkü, onlar buralardan yeni bir ses çıkarmış olacaklar.  

- Buralardan yeni bir ses derken yerel bir sesten mi bahsediyorsunuz? Küresel-yerel ilişkisini veya gerginliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Uluslararası olmak için, ‘doğu-batı sentezi müzik yapmak’ zorunluluğunu, daha doğrusu problematiğini aşıp, yeni birşeyler deneyen insanların desteklenmesi lazım. Türkiye’de, müzik alanında, düşünsel olarak doğu-batı sentezi problematiği en önemli engel. Eğer “bu coğrafyada müzisyen olmak istiyorum” diyorsanız size öğretilen ilk şey, bu coğrafyanın müzik enstrümanlarını batı armonisiyle kullanıp bir çalışma yapma gerekliliği. Bu nasıl bir yaklaşım? Böyle bir yaklaşımın kanıtlanmış bir yanı olmadığı gibi, sadece ideolojik küreselleşme merkezli bir temele dayanıyor. Ancak, maalesef birçok kişi bu yaklaşımı içselleştirmiş durumda. Bu büyük bir yanılgı. Yukarıda bahsettiğimiz World Music problematiğinin, buradaki izdüşümü. Bu yanlış yönlendirilmeleri aşmak gerekiyor. 

Batı'nın yaklaşımı da sadece World Müzik yaklaşımıyla belirlenmiş bir homojenlikte değil, mesela son çalışmanızla ilgili uluslararası dergilerdeki yorumların çoğu doğrudan müziğinizle ilgili. Bu bağlamda, son albümünüz Altered Realities'le ilgili dünyada çıkan yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Homojen bir yaklaşım olduğunu söylersem haksızlık etmiş olurum elbette. Albüm Gramophone, Signal to Noise, Textura, Jazz&Tzaz, Tapeop, Seamus Journal, Soundboard, New Classics, Montreal Mirror, Chicago Tribune gibi dergi ve gazetelerde yer aldı şu ana kadar. Bu yayınların hemen hemen hepsi müziği kimlik sınıflandırmasından bağımsız bir şekilde değerlendiriyor. Albümle ilgili buralarda yer alan eleştiriler müziğin teknik ve estetik özellikleriyle ilgili. Türkiyeli bir besteci olmam ve Türk kimliğinden beklenen müzikler üzerinden yorumlar olmadı açıkçası. Mesela Gramophone dergisindeki kritik Kuzey Amerika bölümünde yayımlandı ve kritikte albümün türünde dünyanın en iyilerinden biri olduğu belirtildi. Ses mühendisliği ve prodüktörlük dergisi Tapeop, albümün teknik özelliklerinin başarısından bahsetti ki, bu derginin üç sayı öncesinde U2'nun efsane prodüktörü Daniel Lanois vardı. İspanya'da yayımlanan ve kafeler dahil birçok noktaya onbinlerce adette dağıtılan World1 Music dergisinde işitsel manipülasyonların inanılmaz olduğu söylenerek ve beni bir sihirbaz olarak adlandırdılar. Yani çeşitli yerlerde teknik, estetik, felsefik, konsept olarak da değerlendirildi.    

- Altered Realities sizce neden bu kadar dikkat çekti?

Albümün bu kadar dikkat çekmesinin çeşitli nedenleri var. Altered Realities, genel olarak elektronik müzik albümü olmasına rağmen, çağdaş klasik, ambient, elektroakustik ve folk gibi türlerin özelliğini taşıyor. Bunun yanı sıra, ses manipülasyonlarının özel software'ler aracılığıyla canlı yapılıyor olması ki, bu özelliğini bazı yorumcular sihirbazlık olarak nitelendirdi. Bu tip akustik gitar ve live electronics (canlı ses işleme) albümleri dünyada çok az. Son olarak, albüm iki ana akımdan beslenerek üçüncü bir akımın önerisini getiriyor. Akımlardan birinde Fennesz gibi gitar tınısını ana öğe olarak kullanıp ses tasarımına yakın çalışmalar yapanlar var. Diğerindeyse, David Torn, Adrian Belew gibi progresif rock ve caza yakın çok daha melodik çalışmalar yapanlar. Altered Realities'de ben iki yoldan öğelerle yeni bir işitsel dünya sunmayı amaçladım. 

- Altered Realities neden önce Amerika'da çıktı?

Albüm kayıtlarının tamamını İstanbul'da stüdyomda tamamlamıştım. Daha sonra Türkiye ve yurtdışındaki plak şirketleriyle görüşmeye başladım. Bu süreçte Amerika'nın en saygın plak şirketlerinden New Albion Records benimle doğrudan bağlantıya geçerek albümü beğendiklerini söylediler. Ben de onlarla çalışmaya karar verdim. Kayıtları Amerika'ya gönderdiğim, albümün tüm basım işlemleri New York'da gerçekleşti ve piyasaya sunuldu. 

- Albümleri yurtdışında Amerika’dan, Avrupa’dan çıkan ve diğer coğrafyalardaki meslektaşlarıyla çalışan bir müzisyen olarak yaşadığınız toplumdan nasıl etkileniyorsunuz? Ve ne sizi burada tutuyor?

Buradaki ögeleri kullanıp, beklenen formatları kırmak gibi bir hedefim var benim. Bir enstrümanın tek bir notası çalındığında, enstrümanın kendi yapısından gelen tını üzerinde yoğunlaşıp, bu tını bizi nereye götürebilir diye bakmayı hedefliyorum. İşitsel kültürün en özündeki şey o enstrüman aslında. Bu coğrafyanın enstrümanını da o bağlamda kullanmak anlamlı. Enstrümandan başladığın zaman, başka, bambaşka bir yola gitme ihtimalin var. Özgürlük ve yaratıcılık burada yatıyor. Modern bir müzik yapmama rağmen, bu coğrafyanın enstrümanlarına yer vermenin yanı sıra, sokak seslerinini de önemsiyorum. Sadece sokağın genel sesini değil, insanlar arasındaki diyalogları da kaydediyorum. Macro ve mikro planda fotoğraf çekmek gibi birşey bu... O zaman müzik coğrafyalar arasında dolaşıyor ve üstelik bunu beklenen standart formatları kırabiliyorsun. Mesela, dış ses kayıtlarında, sesi alıp, onu değiştirdiğiniz zaman esasında yeni bir realiteye bir adım daha atmış oluyorsunuz. Sesi deforme ediyorsunuz ama, bunu sadece deforme etmek için yapmıyorsunuz. Bu deformasyonla, sanki o gerçekliğin içine, sesin içine, derinlemesine, mikroskobik olarak girebiliyorsunuz. Gerçekleri başka bir gözle, bakış açısıyla görebiliyorsunuz. Aslında Altered Realities'in anlamı da buradan geliyor.

- Bir tür soyutlama, gerçek olanın yeni bir yorumu diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle... Hem soyutlama, hem de gerçeğe yeni bir yorum... Soyutlama deyince... En son yaşadığımız acı olaylar ve slogan tartışmaları soyutlama gücümüzün ne kadar zayıf olduğunu gösterdi. Müzik bu soyutlama gücümüzü, tahayyül gücümüzü öğrenmemiz için önemli bir araç olabilir. 

- Bir çok genç insan var bu elektronik müzikle ilgilenen, kendi synthesizer’ını alan ve sizin isminizi duyan, onlara neler tavsiye edersiniz? 

İlk başta çok çalışmak, çok özverili olmak gerekiyor. Belli bir vizyona odaklanmak ve süreklilik de şart. Bunlar olmadığı zaman uluslararası başarı çok çok zor, hele Türkiye’den gelen bir insan için daha da zor. Çünkü, olanaklar çok farklı. Mesela, New York’taysan plak şirketi üç blok ötede, bütün dünyanın ilgisi orada. Kültür ve müzik olarak düşündüğümüzde de güç odaklarına yakın yerde olanların bir yerlere gelmesi daha hızlı ve kolay oluyor. Belli bir seviyeye bizimki gibi ülkelerden gelen insanlardan daha önce gelebiliyorlar. Orada olsan 25 yaşında geleceğin bir seviyeye, Türkiye’de 35 yaşında geliyorsun. Çok daha fazla çalışırsan, bağlantıların iyi olursa daha erken de olabilir elbet. Ama uluslararası başarıyı 35 yaşından önce beklememek gerekir. Benim  için biraz daha erken oldu, ama şansım da yaver gitti sanırım. Plak şirketleriyle, müzisyenlerle bağlantılar kurmak, festivallere gitmek, insanlarla tanışmak, bunların hepsi çok önemli. E-mail bir yere kadar, yüzyüze görüşmenin etkisi bambaşka. Bütün bunları yapmak gerekiyor. Ve kesinlikle sabır gerekiyor. Hele uluslararası bir başarı isteniyorsa. 
Roll dergi Mayıs 2007Roll dergi Mayıs 2007
İLGİLİ DİSKOGRAFİ

Altered Realities