"Sub City 2064" albümü Guitar Player dergisi Eylül 2010 sayısında ayın albümü seçildi.


Bilgi Çağı dergi Mart 2007
BİLGİ ÇAĞI İÇİN:

Innovasyon: 
Teknoloji, felsefe ve disiplinli çalışma... 

Bestecilik, prodüktörlük, ses tasarımı ve gitaristlik gibi farklı alanlarda çalışmaları bulunan Erdem Helvacıoğlu, aldığı ödüllerle elektronik müzik alanında Türkiye’nin adını dünyaya taşıyor. Helvacıoğlu, çalışmalarıyla Türkiye adına bazı ilklere de imza atmış durumda. Dünyanın birçok festivalinde şimdiye kadar yer alan ilk ve tek Türk besteci olmasının yanı sıra Cambridge Üniversitesi’nin dünyadan çeşitli elektronik müzik bestecileri hakkında 2007'de yayınlayacağı kitapta da yer alacak tek Türk besteci olacak. Kendisiyle yaratıcılık, teknoloji ve müzik sektörü üzerine sohbet ettik.

- Klasik bir soruyla başlayalım. Müzik geçmişinizden bahseder misiniz?
 
Müziğe 11 yaşında klasik ve akustik gitar çalarak başladım. O dönemde İstanbul’da birkaç tane grupla çalıştım. Sonra rock kökenli gruplarda ve kulüplerde çaldım. Too Much diye bir grubumuz vardı, onula birlikte Ada Müzik’in toplama bir albümünde yer aldık. O süreçte rock ağırlıklı işler yapmama rağmen, klasik müzik ve cazla da ilgilenmeye devam ediyordum. Daha sonra, üniversitede gittikçe yeni sesler aramaya yöneldim. Artık sadece gitar çalmaktan tatmin olmamaya başladım. Çünkü, gitar tek başına yeni sesler yaratmakta sınırlı bir kapasiteye sahip. Bunun üzerine 1999 ve 2000 senelerinde, ilk synthesizer’ımı aldım ve bilgisayar programlarıyla haşır neşir olmaya başladım. Aynı yıllarda Fasulye filminin müziğini yaptım. Bu, müzik çalışmalarımın biraz daha kurumsallaşmasına neden oldu ve 1999’da kendi stüdyomu kurdum. 

- Gitar virtüözlüğü size zamanla yetmediği için elektronik müzik ve ses tasarımıyla ilgilenmeye başladığınızdan bahsettiniz. Her iki işin dinamiğinde ne gibi farklılıklar var sizce? 

Lise’de virtüözlüğe de kafayı takmıştım. Rock gitar virtüözlerinin parçalarını çalıyordum. Satriani’den, Richard Blackmore’a, Steve Vai’ye kadar birçok virtüözü beğeniyordum. Ancak, virtüözlük spor müsabakasına hazırlanmak gibi, sürekli bir çalışma gerektiriyor. İki hafta ara versen hemen geriye düşüyorsun. Bunun yanı sıra, pedallar eklesen de sadece gitarla ve rock müzikle yapabileceklerin sınırlı. Yeni tınılar, sesler elde etmek bir noktaya kadar mümkün. Müzik bu değil, sanat hiç değil. Yeni birşey yaratman lazımdı. Onlarda heyecan var. Elektronik müzik buna imkan tanıyor, bu çok net. Düşünsel yaratıcılığını kuruyorsun. Önce el yordamıyla, sonra yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başlıyor herşey.

- En çok kimlerin çalışmalarından etkilediniz? 

O dönemde İngiltere’de çıkan Goldie gibi drum and bass gruplarının önemli bir yeri var benim için. Onun dışında, Björk, Massive Attack ve Orbital’ın çalışmaları beni etkilemişti. İlk dinlediğimde bu sesler nasıl yaratılır, nasıl çıkıyor diye büyük bir heyecan duymuştum. 

- Peki elektronik müziğe yönelme kararını verdikten sonra yaratım süreciniz nasıl gelişti? Teknoloji sizin müziğinizde nasıl yer aldı? 

Bahsettiğim gibi ilk işim Korg N 5 model synthesizer’ımı almak oldu. Synthesizer’ımla ses yaratımı, klavye ve piyanomu geliştirmek üzere çalışmaya başladım. Ondan sonraki büyük aşamam hardware sampler almak oldu. Hardware sampler, çok daha fazla ses, tını yaratmaya odaklı, çünkü dışardan alınmış herhangi bir sesi, tınıyı alıp içersinde işleyip (process edip) ondan sonra klavyeye aktarma imkanı tanıyor. O büyük bir heyecan verdi bana. Sonrasında herşey basamak basamak gelişti. Bilgisayarların sesi işleme (processing) özelliği eş zamanlılık açısından daha da hızlandığı için müzik yaratma sürecimi doğrudan etkiledi. Tüm bunlar çok hızla gelişiyor. Mesela, beş, altı sene önce aldığımız o hardware ekipmanların değerleri oldukça düştü şimdi. Çünkü, tüm sistemler artık software’e geçti. 

- Teknolojiyle müzik yaratım sürecin arasındaki ilişkiye pratik bir örnek verebilir misiniz?

Bahsettiğim sampler modelinde diyelim ki bir keman samplerı veya bir ses bankası var. Notaların onar saniye kaydedildiği, do’nun on saniye, do diyez’i on saniye, sonra da re diye gidiyor. Veya, klavye düşünelim 32 veya 64 megabyte’lık. Eskiden bunları indirmeye çalıştığında uzun bir süre bekliyordun. Şimdiyse 512 megabyte’lık Steinway piyano önünde hazır. Yani, bambaşka bir dünya oldu. Hard diskler dört gigabyte’tan, 800’e yükseldi. Tüm bunlar sistemin değişmesini sağladı. 

- Sizin için yaratıcılıkla teknoloji el ele gitmiş gibi demek büyük bir iddia olmayacaktır, ne dersiniz?
  
Öyle... Teknolojiyle yanyana gitmek lazım, yoksa mutlaka geride kalınıyor. Teknoloji çok hızlı ilerliyor. Teknoloji adım adım müziği de ilerletiyor. Birkaç adım geride kalındığı zaman bambaşka aletler ve tınılar kullanılıyor. Dil değişiyor. Sektördekilerde gelişmeleri takip edenlerle çalışıyor. Softwareları bilmek lazım. Öte taraftan kabul etmek gerekir ki, teknolojiyi tamamen takip etmek mümkün değil, çünkü, buna zaman yetmez. Hergün bedava yazılımlar, donanımlar çıkıyor. Sadece bir işi yapan onlarca software var. Hepsini öğrenmen zaten mümkün değil. Genel olarak hepsini bilmek lazım ama, bir yandan da uzmanlaşmak gerekiyor. Geçenlerde New Orleans’ta Uluslararası Bilgisayar Müziği Konferansı’ndaydım. Orada, dediklerinden hiçbir şey anlamadığım konuşmacılar oldu. Çünkü, bazıları teknolojik olarak çok detay bir noktayı anlatıyorlardı. Artık sektörde müzisyenler, besteciler, ses tasarımcıları ve araştırmacılar gibi uzmanlık alanları var. 

- Teknolojiyi geliştirenler müzikten, müziği yaratanlar teknolojide ne kadar anlıyorlar?

Müziğini yaratırken doğrudan program yapan çılgınlar var. Ben o kadar programlama bilgilerine girmedim. Ben high level (yüksek seviye) programlar, yani kullanıma daha hazır programlar kullanıyorum. Low level (düşük seviye) kullanıldığında, programı eski Basic’teki gibi satır satır yazabiliyorsun. Fortrun yazar gibi, programını kendin yazıyorsun. Sektörde müziğin m’sinden anlamayan, bir müzik aleti çalmayan insanlar, araştırmacılar (researcher’lar) var.  Yaratılacak müziğin konusu ve fikri besteciden geliyor, onlar da yazılımı, ana tekniği geliştiriyorlar. Beraber ilerliyorlar. Az önce bahsettiğim konferansta Princeton’dan, Harvard’dan gelenler de vardı. Hangi ses sentezleme yöntemleri, hangi softwarelar var. Onlardan bahsediyorlar. Ondan sonra ticari bir olanak varsa, Yamaha gibi büyük firmalar işin patentini alıp işi satıyorlar. Mesela, 80’lerin DX7 FM synthesizer vardı. Onu ilk Stanford Üniversitesi’nden John Chowning bulmuş, geliştirdikten sonra da Yamaha’ya satmıştr. Sistem öyle işliyor. Önce akademik çalışmalar bu işi geliştiriyor. Ya da internet sayesinde artık sadece tek başına programı yapıp yayıyor... Audiomulch programı ilk başta hiç ticari değildi ama şimdi 50 dolara satılıyor. Gerçi 5000 dolarlık programlarla karşılaştırdığımız zaman çok büyük bir para da değil. Yaptığı iş de çok çok iyi. Yani artık böyle insanlar da var. 

- Müzik çalışmalarının yanında akademik hayatınız nasıl ilerledi?

Elektornik müziğe ilgi duymaya başladığım sıralarda, YTÜ endüstri mühendisliğindeki öğrenciliğim devam ediyordu. Ondan sonra 1999’da yeni kurulan İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi, MİAM’da mastera başladım. MİAM yeni bir kurumdu. Türkiye’de ilk defa müzik teknolojisine ve elektronik müziğe bir ilgi vardı. Ondan sonra bu birim Bilgi ve Sabancı gibi başka üniversitelerde de oluşmaya başladı. Oraya girdikten sonra, işin ticari boyutunun yanı sıra akademik boyutunu öğrenme frsatım olduğu için vizyonum çok daha fazla gelişti. Master’dan sonra, aynı bölümün doktorasına devam etmeye başladım. Yeterliliğimi verdim, iki yıl içinde tezimi bitirmeyi planlıyorum. Doktoradan sonra da akademiyi bırakmak istemiyorum. Burada kalıp ders verebilirim veya Priceton’dan CalArts’a, USC’ye kadar bir çok başka üniversitelerle bağlantı halindeyim. Belki oralardaki üniversitelerle çalışma imkanı olur. Tabi onu zaman gösterecek. 


- Albümleriniz, film müzikleriniz, kurumsal filmleriniz ve prodüktürlüğünü yaptığınız çalışmalar var. Tüm bu bunların yaratım süreci birbirinden farklıdır eminim. Stüdyonuza girene kadar nelerden besliyorsunuz? 

Albümerle film müzikleri farklı, her albüm de birbirinden farklı. Mesela A Walk Through the Bazaar albümüm dış ses kaydı ve onun manipülasyonu üzerine kuruluyken, Altered Realities’de gitar ve live elektronics (canlı ses işleme) alanında ne yapılabilir üzerine konsantre oldum. dünyada gitar ve live electronics’in nasıl kullanıldığını araştırdım uzunca bir müddet. Beğenip beğenmediğim işleri ayırdım. Sonra literatüre neler katabileceğimi düşündüm. Kısaca, yeni albüme başlamadan önce kafamda albümün konseptini, içeriğini ve diğer çalışmalardan nasıl farklı kılınabileceğini belirliyorum önce. Hangi programları kullanabileceğimi düşünüyorum. Bu süreç, zaman yazar veya senaryo yazar gibi kağıt üzerinde gerçekleştirilen bir süreç. Böylece aklımdaki ana fikir oturmuş oluyor. Sonrasında, anafikir doğrultusunda yavaş yavaş ilerliyorum. Hem teknolojik, hem felsefik hem içerik olarak hepsini belirlemek gerekiyor. Bunlardan herhangi biri açıkta kalırsa olmaz. Mesela felsefik olarak çok iyi bir yol tutmuş olabilirsin ama teknolojik olarak nasıl yaratıldığını bilmiyorsan bu işin mutlaka bir yerde tökezleyeceksin. Veya teknolojiye ağırlık verip düşünsel olarak oturtmazsan bu sefer gene eksik kalır. Bunların hepsinin oturması lazım. Ondan sonra bu süreç yavaş yavaş ilerliyor.

- Teknoloji, felsefe ve içerik yaratma sürecininizin temelini oluşturuyor o halde, değil mi? 

Evet. İnsanlar hep şöyle düşünür: Sanatçılar bohem yaşar, ilham gelince beste yaparlar. Ancak, bunun arkasında uzun seneler çalışmak ve matematik var. Sadece rock’n roll star olsan böyle birşeye ihtiyaç olmayabilir elbet. Çünkü, yaptığın işi prodüktör toparlayacaktır. Ama prodüktör olmasa, yaratılan eserler dağınık bambaşka birşey olarak kalır. Hem prodüktör, hem tonmayster, hem de yaratıcı kafayla düşünen biriyseniz benim gibi, yaptığınız işin her adımına sahip çıkmalısınız. Bir film yönetmeni gibi. 

- Ödüller ne zaman gelmeye başladı ve neler değiştirdi hayatınızda?

Türkiye’de, 2001 yılında bestecilik alanında aldığım ödülden sonra, ilk uluslararası ödülümü İtalya’da çok prestijli bir müzik yarışması olan Luigi Russolo’dan aldım. İtalya’dan ve başka ülkelerden de sonraki yıllarda çeşitli ödüller aldım. 2006’daki en son  ödülüm Çek Cumhuriyet’inden... Ödüllerle beraber yurt dışı festivalleri de başladı. Sonra da albümler geldi. 2003’te Chicago’da Locust Music tarafından A Walk Through the Bazaar albümü yayınlandı. Birçok toplama albümüm, Avusturya, Amerika ve Hollanda’da yayınlandı. Son olarak, 2006’da New York’lu plak şirketi New Albion tarafından Altered Realities albümü çıkartıldı. Albüm, Ocak sonunda Şubat’ta Türkiye’ye geliyor. 

- 2007 için projeleriniz neler?

Endonezya’da, Ocak 2007'de, Soemardja Galeri’de düzenlenen soundart sergisinde yer alacak ilk Türk besteci oldum. Şubat 2007'de Yeni Zellanda'da düzenlenen "Asya Pasifik" festivaline davet edildim. Festivalden sonra Avusturalya’da Avusturalyalı bir sanatçıyla ABC radyo stüdyolarında üç günlük bir çalışmamız var. Beraber kayıt yapacağız. Bu çalışmanın oradan yayınlama olanağı olabilir. Fransa, İsveç ve Danimarka’da da festivallere katılacağım. Yazın Meksika, Arjantin ve Kostarika’da tekrar festivallere katılacağım.

- Elektronik müzik alanında Türkiye’de ve dünyada ne gibi çalışmalar yapılıyor, gelişmeler neler? 

Elektronik müzik 1990’ların ortasından itibaren gelişebildi çünkü, o zamana kadar teknoloji Türkiye’de pahalıydı. Üstelik bilgisayarların gücü de bugünkülerden çok daha düşüktü. Böyle birşeyin yatırımını yapmak çok zordu. Ama, 1990’lar ortasından itibaren bu durum değişmeye başladı. İlgi de bu oranda hala yavaş yavaş artıyor ancak, eksiklerimiz var. Dünyadaysa, çok ciddi bir film müziği, sinema ve video oyunları endüstrisi var. Bunlar, ister istemez elektronik müzik ve yeni bir şeyler yaratmakla  çok bağlantılı. Ama, bizde hala yeni birşey yaratma anlayışı oturmuş değil. Bizde, filmlerde müzik supervisor’ı (müzik danışmanı) bile yok. Oysa, filmlerin başarısı için en önemli şeylerden birisi bestecinin yanında, filmde kullanılacak diğer parçaları seçen danışmanların olması. Türkiye’de birşeyler oluşuyor ama, Los Angeles, Londra ve New York’la karşılaştırdığım zaman birçok eksiklikler de var. Onların yavaş yavaş yerine oturması gerekiyor.

- Sizin ilgi ve bilgi alanınız birden çok değil mi?

Elektronik, elektro akustik müzik çalışmalarımla, film ve görsel işlerin müziği yanyana gidiyor. Mesela, en son albümüm, Altered Realities canlı elektronik müzik. Orada gitarı hem çalıyorum hem de process ediyorum. Bu, genel anlamıyla tüm müzik ekipmanlarıyla laptopu bir arada kontrol etme işi. O yüzden sadece besteci veya elektro akustik müzik diyemiyorum. Eski kökenimden dolayı, rock müzikle olan alakam ve pop müzik prodüktörlüğümden ister istemez tek yönlü olamıyorum. Tonmaysterliği bildiğim için şu anda onu da yapabilrim. Birçok farklı açılardan bakabiliyorum. Bu benim için avantaj.

- Film müziğinde başkalarının, mesela yönetmenin fikirleri ve talebi de önem kazanıyordur ister istemez. Bu süreç üretiminizi nasıl etkiliyor? 

Film müziği için film ne anlatıyor, yönetmen ne anlatıyor, ne istiyor ve ben nasıl katkıda bulunabilirim onun üzerine konsantre oluyorum. Yönetmenin kafasında birşey olsa da, benim de besteci olarak kafamda birşeyler var. Fikirlerimiz nerede örtüşecek ve kesişecek bu her zaman belirli değil. Bazen kesişmeyebilir de, kavga da edebilriz. Ama bir şekilde fikirlerimizi buluşturuyoruz. 

- Yönetmenlerle konuşmayı mı yoksa filmlerle başbaşa kalmayı mı tercih ediyorsunuz? 

Konuşmayı tercih ederim, ama, çok detaya girerse bana birşey empoze ediyormuş gibi oluyor. Bu tip sorunlar yurtdışında, mesela New York’da çok yaşanıyor. Yönetmenler mutlaka geçici müzik koyuyorlar filme. İşin kötü tarafı o kadar çok dinliyorlar ki bu müziği, sanki filmin ana müziği gibi yer ediniyor onlar için. Sonra da ana besteciye gidip, bu müzik gibi olsun diyorlar. Ama, ana müzik geçici müzik gibi olmak zorunda değil. Tamam yönetmeni dinlemek lazım ancak, bir noktadan sonra da kendi yaratıcılığını koyman gerekiyor. 

- Gerek belgesellerde, gerekse filmlerde müziğin hiç de masum olmadığını düşünüyorum çünkü, filmi izlerken müzik bize bir yandan “nasıl hissetmemiz gerektiğini” empoze ediyor, film sırasındaki duygusal kurgumuzu belirliyor sanki. Bu bağlamda, duygularımızı etkileyen ana temalar hangi coğrafyalarda nasıl belirleniyor? İşin ideolojik yanıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? 

Ülke ülke duygu dili değişse de, sizin bahsettiğinzi ortak belirleyici müzik dili, pop müzikte var. Şu anda güç, en çok Anglo Saksonlar’da, Amerika ve İngiltere ekseninde. Onlar isteyerek ve bunu kulanarak da belli müzikleri, kültürleri ve belli anlatımları empoze ediyorlar. Çünkü yaymak gibi bir güçleri var. Öyle baktığında gayet doğal, ancak herşeyi etkiliyor. Çünkü onlar başarı formatını belirliyorlar. Başarı formatı diye birşey olunca ister istemez, o format doğrultusunda çalışmak gibi bir problematik ortaya çıkıyor. Ama onlar gibi yapsan bile onlardan kabul edilmen çok zor. Sony Music ABD’ye gidip bir pop müzik anlaşması yapman çok zor ve gerek de yok. Fakat, bize dayatılan başarı formülasyonu bu.

- İlgi ve üretim alanı bu kadar geniş bir sanatçı olarak kendinizi nerede konumluyorsunuz? 

Başıma gelen bir hikayeyi aktarayım size... allmusic.com diye bir müzik sitesi var. Orada dünyada albüm yayınlayan sanatçıların biyografileri yer alıyor. İnternette rastladım, ismim ve Altered Realities albümüm görünüyor, ama worldmusic klasmanında. Bu klasmanda yer almasının çelişkisi üzerine biraz düşünmeye başlayalım. Bu albüm henüz Türkiye’de çıkmadı. Doğrudan New York’da bir müzik şirketi tarafından  yayınladı. Geleneksel enstrümanlarla gerçekleştirilen bir çalışma değil. Yani, etnik, geleneksel bir müzik olarak algılanmasını gerektirecek bir şey yok. Bir de, New York’da benim albüm dünya müziği klasmanında değil ki, klasik müzik klasmanında çünkü, plak şirketim ağırlıklı olarak klasik müzik ve elektornik müzik çalışmalarını yayınlıyor.Albümün, allmusic.com’da world music olarak tanımlanması sadece benim ismimden, kimliğimden geliyor. Benim ismim John Wilson olsaydı, albümüm world musik kategorisinde olmayacaktı. Bu konu kafamı oldukça kurcalıyor. Kimliğin, yaptığın işin önüne geçiyor. İşin garip tarafı benim onların ki, kategoriyi belirleyenler gibi bir problemim yok. Arjantin’e de Meksika’ya da gidiyorum, gittiğimde karşılaştığım sanatçıların ismi Rodrigo da olabilir, Jose de. İsim benim için hiç önemli değil. Gittiğimde o insanların yaptıklarını ve kültürlerini ne kadar yansıtıp yansıtmadıkları gibi konulara iyi niyetle bakarım. Yani orasını ‘worldmusic’ olarak tanımlamak bana o anlamda çok yanlı geliyor. Bu bakış, “biz” ve “diğerleri” fikrinden geliyor. Bu oryantalist bir bakış. Benim çalışmamı içeriğine bakmadan bugün, ‘worldmusic’ olarak tanımlayanlar, Koreli’ye, Çinli’ye ve Meksikalı’ya da  müziğinin içeriğine ve albüm şirketine bakmadan dünya müziği sınıfına sokuyor. Adam istediği kadar farklı, harika işler yapsın, onun klasmanı hep aynı. Tüm bu tanımlamalar ve sınıflandırmalar siz orada durun kendi aranızda oynayın ve biz burda onları satalım, pazarlayalım, ama sizi de öteki olarak tutalım demek. 

- Peki bu güç ilişkisi içinde besteciler ne kadar bağımsız kalabilir sizce? 

Bu durum stüdyosuna göre değişir. Aynı filmi büyük bir stüdyonun, mesela MGM’in, Sony Pictures’in bestecileri, New York’dakinden farklı duygularla yaratabilirler. Ama, gene de pazarın ana akımına hitab eden stüdyolar filmlerinde, duyguları olabildiğince yoğunlaştırarak vermeye çalışıyorlar. Önceden konuştuğumuz gibi pop müzik, bu kültürü pazarlamının en ideal yollarından biri. Medyanın mantığı bu. Burada akıllı davranmak tüketiciye düşüyor. Stüdyolar sunuyorlar, onların hedefi para kazanmak. Tüketici kendini ne kadar iyi besleyip, ne kadar akıllı davranırsa beğenmediği bölümleri söyleyebilir. Ama bu da özverili bir çalışma gerektirir. 

- Onlarca ödül aldınız 2001’den, Türkiye’dekini sayarsan 2000’den bu yana, dünyanın birçok festivalinden çağrılıyorsunuz, birçok besteniz var ve aynı zamanda akademik bir yönünüz var. Bunları ayırmak zor olsa da sizin en sevdiğiniz, en çok aklınızda kalan, kendinizi en ait hissettiğiniz çalışmalarınız hangileri? 

Bu sorunun çok kolay bir cevabı yok. Film işi olarak en çok beğendiğim, sahiplenerek yaptığım Poyraz var. Kendi eserlerimi ayırmam da kolay değil, ama yine de Altered Realities diyebilirim. O albümde şöyle bir özellik var. Hem ses olarak çok orjinal ve ilginç, ki bunu bir çok besteci ve prodüktörden duyuyorum, onun çok arkasındayım. Hem de, New York’ta yayınlandığı New Albion plak şirketinin ilk Türk sanatçısı benim. Açıkçası, beğendiğim Harold Budd, Paul Lansky, Kronos Quartet’in eski çelisti Joan Jeanrenaud gibi isimlerin olduğu yerde olmak ekstra heyecan veriyor. Türkiye’den çıkıp bu işleri orada yapmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öbür türlü, sadece burada beğenilerek kendi kendimize bir nevi aldatmış gibi oluyoruz. Olabildiğince başka odaklarda, yerlerde çalmak gerekiyor. 

- Biraz da prodüktör yanınıza değinelim mi? Geçtiğimiz yıl Rashit’in albümü çıktı piyasaya. Siz orada işin başka bir yanını denemiş oldunuz, istediğiniz gibi oldu mu? 

Eskiden alışık olduğum ekip çalışmasının içine girmiş oldum tekrar. İyi bir deneyim oldu. İş olarak, ses olarak çok çok iyi bir iş oldu. Grubu bir adım ileriye götürdü. Prodüktörün de yapması gereken buydu. Özellikle yurt dışından aldığımız geri dönüşler oldukça olumlu. İşin içinde, eski Japan grubunun efsanevi basçısı Mick Karn’ın yer alması inanılmaz birşey oldu. Herkes için çok iyi tepkiler alıyor. Tabi bu albüm eğer İngiltere’de yayınlanmış olsaydı, İngilizce ve grubun da başka özellikleriyle bambaşka bir iş olurdu. Türkiye’nin kültürel yapısı ve şu andaki müzik endüstrisinin durumundan dolayı albüm çok istediğimiz yere gelemedi satış açısından açıkçası. 

- Mesleki deformasyon yaşıyor musunuz? 

Her an, mesela sokakta yürürken otobüs sesinin frekansını kafamdan bulurum hemen. Veya keşke arabanın sesini böyle yapmasalarmış diye düşünürüm. Veya pop müzik albümünde, hangi mikrofon tipini hangi şekilde kullandıklarını söyleyebilirim. Başka algılarla dinliyorum herşeyi. 

- Bir çok genç insan var bu elektronik müzikle ilgilenen, kendi synthesizer’ını alan ve sizin isminizi duyan, onlara neler tavsiye edersiniz? 

İlk başta çok çalışmak, çok özverili olmak gerekiyor. Belli bir vizyona odaklanmak ve süreklilik de şart. Bunlar olmadığı zaman uluslararası başarı çok çok zor, hele Türkiye’den gelen bir insan için daha da zor. Çünkü, olanaklar çok farklı. Mesela, New York’taysan plak şirketi üç blok ötede, bütün dünyanın ilgisi orada. Kültür ve müzik olarak düşündüğümüzde de güç odaklarına yakın yerde olanların bir yerlere gelmesi daha hızlı ve kolay oluyor. Belli bir seviyeye bizimki gibi ülkelerden gelen insanlardan daha önce gelebiliyorlar. Orada olsan 25 yaşında geleceğin bir seviyeye, Türkiye’de 35 yaşında geliyorsun. Çok daha fazla çalışırsan, bağlantıların iyi olursa daha erken de olabilir elbet. Ama uluslararası başarıyı 35 yaşından önce beklememek gerekir. Benim  için biraz daha erken oldu, ama biraz da şansımdan oldu. Plak şirketleriyle, müzisyenlerle bağlantılar kurmak, festivallere gitmek, insanlarla tanışmak, bunların hepsi çok önemli. E-mail bir yere kadar, yüzyüze görüşmenin etkisi bambaşka. Bütün bunları yapmak gerekiyor. Ve kesinlikle sabır gerekiyor. Hele uluslararası bir başarı isteniyorsa. 
Bilgi Çağı dergi Mart 2007Bilgi Çağı dergi Mart 2007Bilgi Çağı dergi Mart 2007Bilgi Çağı dergi Mart 2007
İLGİLİ DİSKOGRAFİ

Altered Realities