"Sub City 2064" album was Editor’s Top Three CDs in Guitar Player magazine’s september issue of 2010.


Babylon dergi Mart 2011
Babylon dergi röportaj – ERDEM HELVACIOĞLU

- Bugüne dek çok fazla solo ve ortak proje çalışman yayınlanmış olmasına rağmen sanırım ilk defa TRde bir albümün yayınlandı? 2000lerin başından bu yana üretimler yapan bir isim olarak bu albümün çıkışı sende farklı bir heyecan / duygu yarattı mı? ve biraz da album nasıl ortaya cıktı elbette...

Evet doğru. Gerçi daha önce AK Müzik, benim New York’da New Albion plak şirketi tarafından yayımlanan albümüm “Altered Realities”i Türkiye’ye getirdi ama albüm, ‘ithal’ klasmanında idi. “Black Falcon” ise, Türkiye’de bir Türk plak şirketi tarafından yayımlanan ilk albümüm ve benim için ayrı bir önemi var. Şu ana kadar yayımlamış olduğum çalışmalardan edindiğim tüm deneyimlerin bir sentezi olarak görüyorum albümü. Hem Ros hem de ben “Black Falcon” ı ambient, elektro akustik, çağdaş klasik müzik ve modern cazdan etkilenen bir world music çalışması olarak değerlendiriyoruz. Albümde Ros tınısı yaylı tanbura benzeyen Avustralya yapımı “tarhu” adlı enstrümanı çaldı, ben ise elektrik gitar çalıp canlı ses işlemelerini – “live electronics” - vücuda getirdim. Başka hiçbir enstrümanın ve altyapının kullanılmamış olması ve enstrümanların da minimal çalınması sonucu olarak, çok sade ve derin bir albüm ortaya çıktı. 

- Ortak projeler senin de çok ağırlık verdiğin bir alan. Son zamanlarda yurtdışında yayımlanan ve ajandanda olan farklı işlerden biraz bahsedebilir misin?

Per Boysen ile oluşturduğumuz “Sub City 2064” albümü Nisan 2010’da İsveç’te yayımlandı. Bu albüm Blogcritics dergisi tarafından “senenin en iyi on albümü” listesine seçildi. Bu listede Lou Reed, Laurie Anderson gibi sanatçılar da var. Ayrıca albüm Guitar Player dergisi eylül 2010 sayısında “ayın albümü” olarak seçildi. 2064 senesinde su altında kurulan bir şehrin hikayesini anlatan, ambient, elektro akustik, dub, electronica, endüstriyel, orkestral birçok farklı türü içinde barındıran fütüristik bir çalışma. Mayıs 2011’de Rusya’da yeni solo albümüm yayımlanacak. Şirin Pancaroğlu ile oluşturduğumuz Alem-i Aks-i Seda projesinin kayıtlarını şubat 2011’de yapacağız ve albüm ABD’de yayımlanacak. ABD’de sunulacak bir diğer çalışmam ise solo piyano eserlerimden oluşan albümüm, bunun kayıtları da şubatta tamamlanacak. Alman viola sanatçısı Ulrich Mertin ile yeni albümler üzerinde çalışıyoruz, bunları da yaza kadar bitirmeyi planlıyoruz. Ayrıca kasım 2010 tarihinde ABD turnesinde Bill Walker, Jeffrey Roden, Stuart Gerber ile kaydetmiş olduğum albümlerin final mikslerini 2011 yazına kadar bitirmeyi planlıyorum. Tüm bu projelerin dışında beni heyecanlandıran bir başka olay ise efsane prodüktör Arif Mardin’in oğlu Joe Mardin ile yeni bir albüm üzerinde çalışacak olmam.

- Bu arada The Cardigans grubunun solistiyle de belli bir süredir çalışmalar yapıyorsun? Ne aşamada? Nasıl bir şey çıkacak ?

Nina Persson ve film müziği bestecisi eşi Nathan Larson ile bu albüm üzerinde, yaklaşık 2 yıldır konuşuyoruz. Çalışmaya da geçtiğimiz kasım 2010’da New York’da başladık. Orada davul makinaları, gitarlar ve vokal ile birçok kayıt yaptık. Bu kayıtları işleyip parçalar için ana materyaller haline getirme aşamasındayız şu anda. Harlem’de geçen fütüristik bir pop albümü olacak bu çalışma. Nisan 2011’de ABD‘de olacağım. New York’ta iken albümü ilerletip, mümkünse bitirmeyi düşünüyoruz. 

- Timuçin Esen projesindeki rolün hakkında biraz bilgi verebilir misin?

Timuçin benim senelerden beri tanıdığım iyi bir dostum. Şarkıcılığını, beste ve sözlerini çok seviyordum zaten. Ben albümün prodüktörlüğünü ve aranjörlüğünü üstlendim. Albümde bolca yeni gitar tınıları denedik, özel efekt prosesörler, davul makinaları kullandık ve ortaya bence çarpıcı bir elektronik rock albümü çıkardık. Prodüktör ve aranjörlüğün yanısıra ayrıca bazı parçalarda da gitar çaldım albümde.

- Kendini yurtdışına açılmış lokal bir müzisyen olarak mı görüyorsun yoksa burada belirli bir çevreye “hapsolmus” ama rahatı dışarıda bulmuş birisi olarak mı görüyorsun?

Bu zor bir soru. Bunun tek bir cevabı olduğunu sanmıyorum. Sanırım bahsettiğin iki durumu da yer yer yaşıyorum. Kendimi lokal, İstanbullu bir müzisyen olarak rahat hissettiğim zamanlar da oluyor, tam tersi de. Ancak “Black Falcon” albümüne olan ilgi benim Türkiye’de sadece belli bir çevreye hapsolmadığımı gösterdi diyebilirim. Birçok dinleyici bana “Biz elektronik müziği hiç sevmezdik, bu albüm ile sevmeye başladık” dediler. Böyle bir yorumu Türkiye’de paylaşıyor olmak benim için hem sevindirici hem de heyecan verici. 

- Bir yandan elektronik müzik birikimin gecmişin var (kullanılan programlar, ses enstalasyonları vesaire) ama bir yandan da bircok çalışmanda ortaya cıkan akustık / organik bi yan var. Bir denge arayışında mısın yoksa terazinin ağır bastığı bir yan var mı ?

Ben müziğe klasik gitar ile başlayıp daha sonra rock’n’roll’a ve elektronik müziğe geçtim. Kulağımda her zaman bir sade gitar tınısı var. Projenin gerektirdiğine göre ilerlemeyi tercih ediyorum, kendimi özellikle belli bir estetik anlayışa hapsetmek istemiyorum. Her ne kadar fazlası ile işlenmiş sesleri ve tınıları beğensem de, yeri geldiğinde bir Vox amfiye bağlanmış clean gitar tonu çok daha etkileyici olabiliyor benim için.

- Özellikle Ros Bandt ile olan albümünden yola çıkarak sormak isterim : “ses” olgusu senin icin neyi ifade ediyor? Dokunulmaz bir kutsal mı yoksa senin şekil verebilecegin bir ham malzeme mi? (şu 3 hal muhabbetine istinaden : sesin saf hali, kaynağın tanınabildiği ama değiştirilmiş hali ve kaynağın da anlasılamadığı hali )

Fransız musique concrete akımında her türlü ses anlamından kopartılıp bir obje haline getirilebiliyor. Ben kendimi soundscape bestecilerine biraz daha yakın buluyorum. Bu tarzda sesin kaydedildiği mekan, o mekanın besteci için anlamı ve daha birçok parametre önem kazanıyor. Besteciler de kaydedilen sesin ihtiyacı kadar işleme yapıyorlar, bu bazen çok minimal bir hal de alabiliyor. Mesela, beş dakika hiç işlem yapılmamış bir dış ses kaydının sonunda yapılan ufacık bir elektronik değişikliğin anlamı çok daha fazla ve farklı oluyor. Bu yüzden Kanadalı besteci Hildegard Westerkamp’in eserlerini çok beğenirim ben. İstanbul Bienali için hazırladığım “Sessiz Duvarlardaki Hatıralar” çalışması bu estetiğin güzel bir örneği diyebilirim. 

- Farklı kulvarlar arasındaki geçiş (mind set anlamında) zor değil mi? Aynı anda birkaç roman, bir şiir, bir tarih ve bir de otobiyografi kitap okumak gibi bir şey mi yada? Hani belki birinden biraz bunaldığında diğerine giderek kendini tekrar resetlemek vesaire…

Farklı kulvarlar ve estetik anlayışlar arasında geçiş bana zor gelmiyor. Çünkü bazen biri diğerini tetikliyor ve çoğu kez hepsi de birbirini besliyor. Ben kendimi bildim bileli aynı anda birçok farklı projeyi ilerletmişimdir. Bunun besteci olarak çok faydasını da gördüm diyebilirim. Abstrakt bir elektronik eser üzerinde çalışırken, aynı anda bir rock albümünde veya bir klasik müzik albümünde rahatlıkla çalışabiliyorum. Elektronik eserin miksi sırasında öğrendiğim yeni bir tekniği hemen rock albümünde deneyebiliyorum, veya klasik müzik albümünde denediğim bir mikrofonlama tekniğini başka bir çalışmada kullanabiliyorum. Ayrıca farklı projelerde aynı anda çalışıldığında sürekli olarak yeni güne, projeye yeni bir perspektif ile başlamak mümkün olabiliyor. 
Babylon dergi Mart 2011Babylon dergi Mart 2011
RELATED DISCOGRAPHY

Black Falcon