"Sub City 2064" album was Editor’s Top Three CDs in Guitar Player magazine’s september issue of 2010.


Halfstereo dergi Nisan 2009
Dünya üzerinde giderek daha fazla tanınan elektro akustik müzik maestrosu diskografisine yani bir albüm daha ekledi.


Hala İstanbul ve Türkiye’de belirli çevrelerce dinlenen ve bilinen Erdem Helvacıoğlu önümüzdeki yıl adından çok daha fazla söz ettirecek gibi görünüyor. Brain Eno’nun gitaristi Leo Abrahams ve The Cardigans’ın solisti Nina Persson ve Nathan Larson ile yapacağı albüm projelerinin yanında yıl içinde konserlere ve turnelere devam edecek.

Türkiye’de elektro akustik müzik ve akademik ortamda üretilen güncel müzikler deyince akla ilk gelen isimlerden biri olan, yurtdışında bir çok ödüller almış, çok önemli mekanlarda solo ve farklı projelerde performanslar sergilemiş, albümleri bir çok yayında ‘en iyi albüm’ seçilmiş veya sürekli övgüler almış Türkiyenin en önemli ve gelecek vadeden müzikal şahsiyetlerinden biri Erdem Halvacıoğlu.

Sadece besteci ve üretken kimliğiyle değil aynı zamanda akademik kulvarda da ilerleyişini ve araştırmalarını sürdüren Erdem Helvacıoğlu geleceğin müziğini yaratmak, kurgulamak ve tahmin etmek üzerine kafa yoruyor. Son olarak Aucourant Records’dan yayınladığı “Wounded Breath” albümüyle sonik ve sinematik anlatım tarzını daha da derinleştiren Erdem Helvacıoğlu yine çok iyi eleştiriler aldı.

Ülkemizde pek çokları gibi, yarı zamanlı müzikal düşler kuran, tam zamanlı, vasat ve mutsuz bir mühendis olacakken, İTÜ MİAM’ın kapısından giren ve hayatı değişen, sonuçta Türkiye’nin ve dünyanın güncel müzikal faunasında kendine şimdiden çok önemli ve haklı bir yer edinen Erdem Helvacıoğlu, gelecekte çok daha fazlasını yapacak gibi görünüyor. Helvacıoğlu, çıkacağı Amerika turnesinin hemen öncesinde “Wounded Breath” ve müzik üzerine sorularımı Gayrettepe'deki stüdyosunda içtenlikle yanıtladı.

- Yeni teknolojileri aklındaki sesleri ve konseptleri bizzat hayata geçirmek için bir araç olarak mı kullanmayı tercih ediyorsun, yoksa teknolojiyi bir amaç olarak kullanarak, içindeki doğaçlamalar ve denemelerle de bazen bir yerlere vardığın oluyor mu?

İkisi de beraber işliyor aslında. Her albüme göre de sound’lar değişiyor. Mesela “Wounded Breath”den sonraki albümümde hiç software kullanmayacağım ve sadece elektrik gitar, analog pedallar ve hardware ekipmanlarla bestelerimi yapacağım. Bilgisayarı kaydetmek, ekolayzır ve mixing haricinde hiç kullanmamayı planlıyorum.

Bu kararı verdiğin zaman bulunduğun alan ve düşünce sistemin de anında değişiyor. “Analog pedallarla ne yapabilirim” ya da “yine çok komplike olan hardware efektlerle nerelere gidebilirim” diye düşünmeye başlıyorsun. Onların detayına giriyorsun. Ya da tamamen bir Max MSP patch’i yaratma yoluna gidebilirsin. Yeni çıkan bir plug-in ile ilgilenmeyi de seçebilirsin.

Asıl önemli olan bir albüme başlandığı anda bu kararları ve alanları önceden belirleyip ilerleme kaydetmek. Yoksa kaybolmak çok kolay oluyor. Örneğin yurtdışındaki arkadaşlarımdan böyle çok hikaye dinledim. Bir albümü yapmaya başlıyorlar fakat “o efekti, şu plug-in’i de deneyeyim” derken 3-4 yıl geçmesine rağmen albüm tamamlanamıyor.

Albümün fikirsel ve teknolojik olarak sınırlarını belirleyip konseptini önceden kesin olarak tamamlayarak bu alan içerisinde işi üretmek çok daha iyi işleyen ve sağlıklı bir süreç. Bazen “happy accident”lara da sevecen yaklaşmak önemli. Bir hata olarak görebileceğin şey seni çok başka yerlere götürebilir. Bu aslında deneyimle oluşan bir çalışma şekli. Bir süre sonra ne zaman, nerede neyi kullanman gerektiğini artık öğrenmiş oluyorsun.

Geçmişe dönüp baktığımda neredeyse kullanmadığım plug-in ve sample arşivi yok gibi. Stüdyomda yüzlerce sample CD’si ve DVD’si var. İçlerinde örneğin on binlerce davul sample’ı var. Eğer buralara girmeye kalkarsan kaybolman içten bile değil. Fakat önceden “şunu kullanmayacağım” gibi bir karar verirsen eğer, işte o zaman teknolojinin içinde kaybolmuyorsun ve müziğin akmaya başlıyor.

- “Wounded Breath” albümünün ardından nasıl projeler geliyor?

2009 ve 2010 yılı için bir çok proje var. Mesut Özgen için yazdığım klasik gitar ve canlı elektroniklerden oluşan parçamın promiyeri Amerika’da yapılacak. California, New York ve Boston’da konserler vereceğim, aynı zamanda duo stüdyo session’ları yapacağız, coğunlukla emprovize kayıtlar olacak bunlar. Brian Eno’nun gitaristi Londralı Leo Abrahams ile ortak bir projemiz olacak. The Cardigans’ın solisti Nina Persson ve çok iyi bir film müziği bestesici olan kocası Nathan Larson ile A Camp projeleri gibi daha ‘song oriented’ bir projemiz var.  

- Müzik dışında tiyatro, sinema ya da interaktif medya ile ilgili projeler de var mı?

Mayıs-Haziran gibi netleşecek belgesel ve müzik projeleri var. Henüz çok net değil ama dans ve performans gösterileri ile ilgili konuşulan bir takım projeler var. Başka insanlarla başka şeyler yapma olanağı sağlaması ve sonuçta yaptığım işin çok farklı medyumlarda ve platformlarda dinleyicilye buluşması açısından bu tür projeleri önemsiyorum.

- İTÜ MİAM’daki doktora nasıl gidiyor?

Doktora bitmek üzere şu anda tez aşamasında ve 2010’da kesin olarak bitmiş olacak.

Alva Noto, Ryoji Ikeda, Autechre ya da Monolake gibi isimler matematiksel modellerin nasıl sound ettiği veya bir diferansiyel denklemin algoritmasının müzikal kompozisyona dönüştürülmesiyle sıklıkla ilgilenen veya ilgilenmiş isimler. Çok kavramsal dursalar da Ryoji İkeda’nın “Matrix” albümü gibi sonuçta ortaya çıkan ürünlerde müzikal yeterliliği de fazlasıyla sağlamayı başarıyorlar. Sen geleneksel besteciliğe bence daha yakın duruyor gibi gözüksen de aslında işin bu tarafına da oldukça yakınsın öyle değil mi?
Ben ikisinin de bir takım öğelerini alarak tam orta bir noktada buluşturmaya çabalıyorum. Böylesi bir sentezin çok daha heyecan verci olduğunu düşünüyorum. Örneğin PD ya da Max MSP gibi programları ben de fazlasıyla kullanıyorum ve bahsettiğin matematiksel algoritmaları yaratmak hiç de zor değil.
Bence asıl önemli olan bu tür yaklaşımları düşsel ve duygusal çağrışımlarla birleştirerek daha ulaşılabilir ve geleneksel hale getirebilmek.

Sevmediğim için söylemiyorum yanlış anlaşılmasın ama bu tür teorik ve kavramsal yaklaşımlar bana fazlasıyla batıya dair ve modernist geliyor. Ayrıca bahsettiğin isimlerin bir çoğu ritmik müzikler üretiyor ve konvansiyonel müzik dinleyicisini yakalayabilmeleri bu açıdan çok daha kolay. Örneğin halihazırda techno dinleyen birine bu tür müzikleri sevdirmek çok kolay olacaktır. Benim yaptığım müzik ele alındığında ise tınılarla birşeyleri anlatmak ve bunu konserlerde dinleyiciye aktarabilmek çok daha zor. Beni daha önce hiç dinlememiş bir çok insan konserlerimden sonra çok etkilendiklerini ve müziğimi çok beğendiklerini ifade ediyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor. Bence asıl fütüristik olan, bahsettiğin teknolojileri ve modellemeleri insani duygular ve etkileşimlerle, bazen çok primitif çağrışımlarla tetikleyerek dinleyiciyi ele geçirmeye çalışmak.

Bulunduğumuz coğrafya itibariyle ben özellikle elektro akustik müzikte çok daha heyecan verici ve özel üretimler yapabileceğimizi düşünüyorum. Bir doğu-batı sentezi şeklinde değil belki ama hem primitif, hem modernist, hem de üzerinde duygusal bir içeriği aynı bağlamda barındırabilir. Bu anlamda “Wounded Breath” albümümün de olabildiğince fütüristik bir deneme olduğunu düşünüyorum.
 
Türkiye’de elektro akustik müzik üreten biri olarak yaşadığın zorluklardan bahsedebilir misin?
Bir scene olmak, beraberinde üretmek, paylaşmak, örneğin Londra’yı ele alalım. İnsanlar birbirlerine tutunuyorlar, yardımlaşıp fikir alışverişinde bulunuyorlar. Bu tür müzikler yapan, yayınlayan plak şirketleri oldukça fazla. Bu tür paylaşım olanakları olmadığı zaman işte ciddi bir fark oluşuyor ve zorluklar da tam bu noktada başlıyor.

Yine de gelecek için umutlu olmalıyız diye düşünüyorum. Hele ki bundan 10-15 yıl öncesini düşünürsek, konuştuğumuz bir çok şeyin Türkiye’den teğet geçmesi bile düşünülemezdi. Kişisel bir stüdyo kurabilmek, bir şeyleri kendi başına yapabilmek oldukça zordu. Şu anda insanlar en azından kendi evlerinde su yüzüne çıkamasa da müzik üretiyorlar. Örneğin benim Arjantin’de yayınlanan bir toplama albümde parçam yayınlanıyor mesela.  

- Eğer Türkiye’de bu tür müzikleri yayınlamaya hevesli bir plak şirketi olsaydı senin de tercihin burası olurdu değil mi?

Tabii ki, öncelikle çevremdeki insanlarla yaptıklarımı hızlıca paylaşmak, dağıtım olanaklarını kullanarak daha çok kişiye ulaşma şansım olsa, hiç düşünmeden ben de müzikal merkezimin burada olmasını tercih ederdim. Keşke Türkiye’de de 10’larca label olsa. Mesela biri sadece drum&bass, bir diğeri sadece elektro akustik müzikler yayınlasa. Keşke albümlerim Portekiz ya da Amerika yerine kendi ülkemde de yayınlanabilse. Türkiye’de plak şirketi kurmak bürokratik sebeplerden dolayı çok zor.

- Ctr_Alt_Del örneğinde olduğu gibi geçmişte bu tür avant gard müzikleri ve denemeleri su yüzüne çıkarmak için bir takım önemli çabalar oldu. Sence bunun devamı neden gelemedi?

Ctr_Alt_Del Türkiye’nin ilk sound art festivaliydi ve özellikle Kim Cascoine gibi ismlerin geldiği ilk festivalde, benim de eserimin yer aldığı toplama bir albüm yayınlanmış olması, bu ayrıntılar bence tarihi olaylardı Türkiye için.

Bu tür festivallerde süreklilik çok önemli ve bunun için de sponsor desteği gerekli. Bu tür deneysel bir festivale sponsor ilgisini devam ettirebilmek maalesef pek mümkün değil. Onlara bu tür açılımlar fazlasıyla avant gard geliyor. Devletten belediyelerden destek alıp böyle bir projeyi hayata geçirmek de imkansız omasa da çok çok zor. Dolayısıyla eser oluşumu, paylaşım, konser ve festivallere kadar evrilen süreçte bir sıkışma oluyor. Asıl problem de burada zaten.

- Artık albüm satışları eskiye gore çok daha düşük. Torrent’ler, peer-to-peer paylaşım programları ve MP3 de bu süreçte etkili oldu. Sen müzik endüstrisindeki bu dijital devrimi ve gidişatı nasıl değerlendiriyorsun?

Majör şirketler tabii ki doğal olarak dehşet şekilde etkilendiler. Kabaca bir PR yaparak 10 milyon satabilecekleri bir albüm artık 1 milyon, belki sadece 500 bin satıyor. Ama çok büyük kayıpları olsa da majör şirketler bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Bence asıl kötü durum indie plak şirketleri için ortaya çıktı. Onlar için 10 bin satmak ile 15 bin satmak arasında çok büyük bir fark var. Örneğin sadece 3-4 kişinin çalıştığı indie bir label bu durumdan çok daha şiddetli şekilde etkilendi.

Ama bir yandan işin bir diğer tarafı var. Örneğin Amerika’da, San Francisco’da yaşayan ve sadece iTunes’dan yani dijital olarak albüm satarak çok iyi paralar kazanan arkadaşlarım var. Plak şirketlerine bağlı olmayan, müzisyenlere CD basma ve satış imkanları sunan bir çok şirket var. Belirli bir ücret karşılığında da ülke çapındaki tüm dijital dağıtım ağına dahil olabilmek de mümkün. Bu açıdan düşünüldüğünde sanatçılar açısından çok daha yeni olanaklar doğmuş oldu. Sadece kötü yanları yok bu yüzden.

Ayrıca sadece albüm odaklı düşünmek yanlış. Hayat bununla sınırlı değil. Belki yayınladığın albüm senin bir sonraki albümüne yardımcı olacak, belki bir remix teklifi veya film müziği teklifi almanı sağlayacak. Evet satışlar geniş perspektiften bakıldığında düştü ve bu müzik endüstrisi için hiç de iyi değilmiş gibi gözüküyor. Yine de bir şeyler üretmek, üretimi paylaşmak ve insanlara ulaştıktan sonra elde edilen verilerle başka işlere doğru yol almak hala mümkün.

Bu perspektiften düşünüldüğünde çok problem olduğu söylenemez. Tabii ki konvansiyonel ve mainstream medya ve plak şirketleri bizim böyle düşünmemizi istemiyorlar ve düşünmememiz için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ellerindeki ‘establishment’ gücünü doğal olarak kaybetmek istemiyorlar.

- Peki Türkiye açısından durum değerlendirmesi yapılırsa ortaya ne çıkıyor sence?

İşte burada büyük problem başlıyor, dediğim gibi San Fransisco’daki sanatçı sadece iTunes ile geçinebiliyor ama Türkiye'de pop sanatçıları bile geçinemez durumdalar. Türkiye’de dijital satışın önünde bir takım engeller var ve sadece cep telefonu melodilerinden para kazanıyorlar.

Ya da TTNET örneğinde olduğu gibi 100 binlerce şarkıyı bedava olarak indirme imkanı varken ve bağıra bağıra her yerde bunu pompalarsan kimseyi aynı şey için para ödemeye ikna edemezsin. Oysa ki bu işin bir sanat ve belli bir emek sonucu olduğunu düşünmek, 100 lira değil belki ama 1 lira, hatta 50 kuruş verebiliyor olmak, o sanatçıyla aynı komüniteden olduğunu düşünmek ve bu scene’i desteklemek, devamını sağlamak adına sanatçıya destek vermeyi istemek işin doğrusu değil mi? Ne yazık ki işler böyle yürümüyor.

Daha popüler işler ve popüler isimlerle ortaklıklar yapmayı düşünür müsün?
Direkt olarak peşinde koşmam ama böyle bir iş geldiğinde, zaman detayı, prodüksiyon sürecini değerlendirilir ve yapılabilir. Örneğin Nina Persson ile yapacağımız albüm bir anlamda böyle bir iş olacak. Hem main stream hem de fütüristik dünyayı anlatan özel bir albüm yapmayı düşünüyoruz.

- Gitar çalarak başladığın müzikal serüvende elektro akustik müzik yapıyor olman senin için doğal bir süreç miydi?

Evet tamamen doğal bir süreçti. Üniversitede çok uzun süre gitar çalmadım. MİAM’da ses tasarımıyla uğraştığım dönemde de gitar çalmadım. Ama aslında ben 12 yaşında ortaokuldayken günde 12 saat çalışan ve çalan biriydim ve 15 yaşıma geldiğimde zaten virtüöz olmuştum, o dönemlerde ilgimi çeken Malsteem ya da Satriani’nin tüm eserlerini çalıyordum.

Virtüözlük bir noktaya ulaşıldığında tıkanıp kalıyor, yeni arayışlara girdim ve gitarla nasıl yeni ve değişik sesler elde edebilirm diye düşünmeye başladım. Akorlar, pedallar, sonrasında synthesizer’larla veya sampler’larla denemeler derken MİAM ile birlikte işin teorik ve tarihsel boyutuyla da tanışmış oldum. Sonrasında albümler, ödüller, başarılar. “A Walk Through The Bazaar” albümünde gitar hiç kullanılmadı, tamamen field recordings ve sampling teknikleriyle oluşturulmuş bir albüm. Sonrasında “Altered Realities” döneminde ise geriye dönüp o heyecanı tekrardan ortaya çıkarıp nasıl yeni bir şey yapabilirim diye düşünürken çok daha zor olan akustik gitarı ve canlı elektronikleri kullanarak yeni sesler elde etme yoluna gittim.

Sonuçta albüm bir çok yerde yılın albümü seçildi. Bunun en büyük sebebi her şeye rağmen albümün gitar eksenli duruşunu sürdürmesi, aynı zamanda caz, elektro akustik, live electronics ve hatta post-folk janrlarına da oldukça yakın durmasıydı. Benim de sevdiğim Fennesz albümlerinde gitar artık herhangi bir obje. Ses tasarım sürecinde yok olup gidiyor, öteleniyor. Ben böyle olmasını değil, çok daha zor olan akustik gitarı da işin içine katarak gitar eksenli, aynı zamanda fütüristik bir albüm "nasıl yaparım"ı düşünmüştüm.

MİAM’daki eğitim sürecini ve Türkiye’de böyle bir eğitim kurumu olmasını nasıl değerlendiriyorsun?
MİAM bence Türk müzik tarihinde çok önemli bir kilometre taşı. Hem bizi, hem de bizden sonraki jenerasyonları çok etkileyen bir kurum oldu. Gelecekte de bu böyle devam edecektir. MİAM kurulmadan önce elektronik müziği ve ses mühendisliğini teorik olarak program dahilinde öğreten başka bir kurum yoktu. Bu anlamda büyük bir boşluğu tamamıyla doldurmuş oldu. O bakımdan çok önemli.

Ben mesela 1999’da Endüstri Mühendisliğini bitirdikten sonraki süreçte normal şartlarda işletme dalında bir master yapıyor olacak ve bambaşka bir dünyaya girmiş olacaktım. Bense MİAM’a girmeyi seçtim ve şu anda buradayım. Benim bir çok arkadaşım da benzer bir yol seçip şu anda bambaşka konumlarda bulunuyorlar. MİAM bize bunu sağladı. Türkiye’de aileler çocuklara hep bu konuda baskı yaparlar, "bir altın bileziğin olsun" derler, "müzikten para kazanılmaz" gibi bir inanış hala yaygın ve bu yüzden geçmişte birçok insan halihazırda bir okul okuduktan sonra MİAM’a geldiler. Hala çok fazla şey değişmemiş olsa da sonuçta çok büyük bir değişim ve imkan var. Etrafımdaki bir çok insan ses mühendisi oldu veya benim gibi üretim sürecinde yer aldılar, ister piyasa ister akademik ölçülerde.

- Nelerden etkileniyorsun ya da ilham alıyorsun?

İlham olarak en çok film izlemeyi seviyorum ister DVD’den, ister sinemadan olsun. Dans gösterilerine gitmek, müziğim için yeni fikirler elde etmek benim açımdan önemli. Özellikle Amerikan indie fimlerinde çok yaratıcı müzikler ve fikirler olabiliyor.

- Bir günün nasıl geçiyor?

Genellikle öğleden önce stüdyoya girip sabaha kadar olmasa bile her gece 12-1’e kadar stüdyoda çalışıyorum. Bu genellikle günde 12-14 saatlik bir çalışma demek oluyor. Yapılması gereken çok iş var, eser siparişleri, albüm prodüksiyonları ve örneğin 2010 için Şirin Pancaroğlu ile Aya İrini’de prömiyeri gerçekleşecek bir proje var. Kısaca yapılacak çok iş var.

- Gece çıkıyor musun? Nerelere gitmeyi tercih ediyorsun?

Son dönemde kulüplere pek gitmiyorum. Daha çok dans etmekten ziyade konserlere gitmek ilgimi çekiyor. Örneğin Akbank Caz Festivali’ndeki konserler veya Phonem Festivali’ne gitmek gibi. Geçmişte o kadar çok konsere gitmişim ki sanki artık o eski heyecanı da taşımıyormuşum gibi geliyor.

- Son olarak bir misyon üstlenmek; kendi plak şirketini kurmak ya da benzer müzik yapan insanlara yardımcı olmak gibi düşüncelerin var mı?

Bürokratik ve yapısal problemler sebebiyle ne yapılabilir çok bilemiyorum, belki bir net label olabilir. Aslında daha önce Bilgi Üniversitesi'nde ve MİAM’da böyle bir şeyler söylenmişti fakat iyi niyetle girişilen bu tür ve benzeri olaylar ne yazık ki gerçekleşemiyor. Master yapan öğrencilerim, asistanlarım var, soruyorlar, "üretimlerimizi nasıl paylaşabiliriz", "neler yapabiliriz" diye. Bir şekilde etrafımızda onlara yönlendirebileceğimiz işler var, fakat Samsun’da Kütahya’da yaşayan gençler var, biliyorum. Onlar için neler yapılabilir işte bu beni düşündürüyor.

Mesela Amerika’da yaşıyor olsalar derim ki, Texas’ta yaşıyorsan eğer, New York’a gel bir şekilde bir scene, komünite ve çevrenin içinde olabilirsin. Ama Samsun’dan İstanbul’a gelsen de çok fazla şey değişmeyecek. Bu yüzden dijital ortamda işlerini ‘release’ etmeye çalışmak ya da başka kişilerle ortak projelerin gerçekleşmesi için çalışmak çok daha yapıcı olacaktır diye düşünüyorum. Doğru insanla doğru projede olmak insana çok şey kazandırıyor. Hem maddi, hem manevi anlamda. Dağıtım olanakları ve diğer alanlarla dirsek teması kurmak mümkün oluyor. Net bir cevabı yok bu işin, sürekli düşünmek, araştırmak ve çalışmak gerekiyor. Kafa yormak gerekli. Yoksa ben de buralarda olmaz, yayınladığım o 3 albümü de belki yayınlayamamış olurdum.

Amerika’nın en önemli avant gard topluluklarından biri olan Bang On A Can her sene dünyadan sadece 3 kişiye parça siparişi veriyor ve bu sene Avrupa’dan seçtikleri tek kişi ben oldum. Bu çok gurur verici ve çok önemli bir gelişme. Her verdikeri konser NY Times’da geniş yer buluyor. Demek ki olabiliyor bir şeyler. Başarmak mümkün.
Önemli olan planlı ve programlı olmak, en önemlisi de uzun vadeli düşünmek. Doğru insanlarla doğru kontaklara girebilmek. Bu da oldukça uzun bir süre demek. Konuştuğumuz müzik oldukça uzun bir vadeye yayılıyor ve oldukça büyük bir emek istiyor.

Oysa ki ülkemizde her şey çabuk olsun isteniyor. Hemen birşeyler üretelim, bir sürü albüm satalım, 100’lerce konser verelim çok para kazanalım. Asıl önemli olan bunu sürdürebilmek ve kendini her seferinde bir üst noktaya taşıyıp geliştirebilmek. Ben kendimi 80 yaşında da eser yazarken görebiliyorum. Brian Eno yıllardan beri albüm prodüksiyonu yapmaya devam edebiliyor. Kafayı diri tutabilmek, açık fikirli ve yeniliklere açık olabilmek çok önemli. Araştırmak, kendini sürekli geiştirmek. Yoksa feedback alamıyorsan, üretimlerinin geri dönüşü olmuyorsa ve spiral aşağı doğru ivmelenmeye başlamışsa Türkiye şartlarında bir müzisyen olarak depresyona girmek içten bile değil doğrusu.

Röportaj: Christopher Çolak
Fotoğraf: Osman Bozkurt
7 Nisan 2009
Halfstereo dergi Nisan 2009
RELATED DISCOGRAPHY

Wounded Breath